Doç. Dr. Birol ERTAN

Doç. Dr. Birol ERTAN

İnsan Hakları, Kimin Haklarıdır?

 

nsan hakları, bireyin yalnızca insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir. Ne var ki, günümüzde insan hakları, üç noktada çok büyük bir yara almış durumdadır. Bu 3 önemli sorunu saptayıp insan haklarına nasıl yaklaşmamız gerektiğini açıklamaya çalışacağım.

1.  ,   İnsan hakları, birçok ülkede uygulamaya yansıtılmayıp sözel anlamda kalmakta, uygulamada güçlü olanın ve kural koyanın haklara sahip olduğu, geniş kitlelerin ise haklardan yoksun kaldığı bir noktaya sürüklenmektedir.

2.     İnsan hakları, birçok gelişmekte olan ülkeye azınlık hakları ve suçlu hakları olarak dayatılmaya çalışılmakta, emperyalist güçlerin çıkarlarına uygun olarak azınlıkların, muhaliflerin, suçluların ve ulus-devlet ile kavga edenlerin haklarına dönüştürülmeye çalışılmaktadır.  Dünyanın ezilen ve sömürülen birçok bölgesinde küresel emperyalist planlarda insan hakları maskesinin kullanılması ve renkli devrimlerin insan hakları perdesi arkasına saklanmasının nedeni de budur.

3.     İnsan haklarının eşitlik ve adaletten yoksun bir ortamda yaşama geçirilme şansı olmadığı için eşitsizlikçi ve adaletsiz yapılarda insan haklarından söz edilemez. Ne var ki, küresel emperyalizmin baskısı nedeniyle dünyada eşitlikçi ve adalete dayanan siyasal sistemler ve toplumsal yapılar gittikçe azaldığı için insan hakları da tehlike altındadır.

Bir noktanın altını çizerek başlamakta yarar var. Elbette, demokrasi ya da adalet gibi, insan hakları da bir ideali ifade etmektedir. Ancak, bu ideale yaklaşmak ile bu idealden uzaklaşmanın nesnel ölçütleri de bulunmaktadır. Yukarıdaki üç noktada tehlike altında olan insan hakları pratiği, birçok kuramsal tartışmada özünden ve içeriğinden koparılarak söylem düzeyine sıkıştırılmaya ve egemen sınıfların istediği çerçeve içine sokulmaya çalışılmaktadır.

Her şeyden önce, insan haklarının Temel Haklar-Diğer Hakları sınıflandırması ile bireysel haklara sıkıştırılmaya ya da indirgenmeye çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Tarihsel süreç kanıtlamıştır ki, mülkiyet hakkı, bireysel çıkarların korunması ve toplumdan koparılmış birey anlayışı içinde insan hakları düşüncesi geliştirilemez ve geliştirilememiştir.

İnsan hakları, insanların bireysel olduğu kadar ve daha çok (örgüt, parti, grup, halk ve millet) topluluk olarak sahip olduğu hakları ve güvenceleri ifade eder. Bu haklar ve güvenceler, diğer insanlara, gruplara ve her şeyden önce de devlete karşı güvenceleri içerdiği kadar, örgütlü insanın sahip olduğu hakları da içermek durumundadır. İnsan haklarının bütün haklarla birlikte bir bütün olduğu anlayışı ne kadar doğruysa, bütün insan haklarının da yaşama hakkından doğduğu gerçeği inkâr edilemez. Yaşama hakkının içeriğini ve niteliğini zenginleştiren diğer haklar, grup haklarıyla birlikte insan haklarındaki yeni gelişme çizgisine kapı aralamaktadır. Bu durum da insan hakları felsefesinin dinamik niteliğini ortaya koyar.

 

Dünyada sınıf mücadeleleri ile insan hakları düşüncesinin gelişimi arasında ciddi paralellikler kurulabilir. Burjuvazinin egemen bir güç olarak ortaya çıkıp iktidarı elde ettiği dönemlerde Kişisel Haklar ortaya çıkmış, burjuvazinin iktidarı devralma sürecinde Siyasal Haklar yükselme göstermiştir. Daha sonra ise işçi ve emekçi sınıfların mücadeleleri ile ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarda gelişme görülmüştür. Üçüncü aşamada ise toplumsal sorunlar ve hızlı değişim süreci, bireysel hakların ötesine geçen yeni insan haklarını gündeme getirmiştir. Bunlar arasında kalkınma hakkı ve barış hakkı ile çevre hakkını örnek olarak göstermek mümkündür.

 

İnsan hakları düşüncesi gün geçtikçe gelişmesine karşın, burjuvazinin gelişme dönemiyle birlikte ortaya çıkan insan haklarını “temel haklar” olarak isimlendiren bazıları, bireyciliği yansıtan hakların diğer haklardan üstün ve farklı olduğunu savunmaktadır. Bu düşünce, işçi ve emekçi sınıfların mücadeleleriyle kazanılmış ekonomik ve sosyal hakların temel insan hakları ile aynı kategoride değerlendirilmeyeceğini ileri sürer. Bu anlayış, gizli bir burjuva hakları savunuculuğundan başka bir anlam ifade etmez. Bireysel haklar kutsallaştırılarak toplumsal, ekonomik ve grup hakları ikinci plana itilebilirse, eşitsizlikçi ve adaletsizliğe dayanan siyasal sistemler ile insan hakları düşüncesi arasındaki çelişki de giderilmeye çalışılmaktadır. Bu sinsi bakış açısı, egemen sınıflara hizmet eden bireyci felsefenin gizlenmiş bir biçimi olarak değerlendirilmelidir.

İnsan hakları düşüncesi, ideolojik yaklaşımlardan soyutlanamaz. Temel haklar kategorisi dışında insan hakları tanımayan liberal anlayış karşısında insan haklarını ezilen ve sömürülen kitlelerin (ekonomik, sosyal ve kültürel) hakları biçimine dönüştüren sosyalist anlayışın insan haklarına katkısı yadsınamaz. Bazı çalışmalarda, bireyci burjuva hakları ve topluluk hakları gibi ayrımlar yapıldığını görüyoruz. “Yahudi Sorunu” isimli eserinde Karl Marx, İnsan Hakları Bildirgelerindeki insan hakları anlayışını eleştirmekte, bu belgelerdeki insan haklarını “bencil bireyin hakları” olarak nitelendirmektedir. Bu anlayışa göre, “insan hakları denilen şey, sivil toplumun bir üyesinin haklarından, yani bencil insanın, diğer insanlar ve topluluktan ayrılmış insanın haklarından başka bir şey değildir” (Yasemin Özdek, “Marksizm ve Haklar”, Kuramsal ve

Tarihsel Boyutlarıyla Hak Mücadeleleri I, NotaBene Yayınları, Ankara,

2011, sy. 54). İnsan haklarını yalnızca bireysel haklara indirgeyenler, yukarıda vurgulanan“toplumdan ayrılmış insanın “soyut” haklarını fetişleştirerek insan haklarının bütünlüğü ve insanın toplumsal bir varlık olarak yaşamını sürdürdüğü gerçeğini görmezden gelerek insan hakları düşüncesinin gelişimine ve insan haklarının insan yaşamını daha yaşanabilir kılacak biçimde zenginleşmesine zarar vermektedirler.

Gözden kaçırılmaması gereken nokta, ilk grup bireysel insan hakları, mücadele ederek feodal baskılardan kurtulan burjuvazinin çıkarlarıyla ilgilidir; ikinci küme insan hakları ise işçi sınıfının ve bu sınıfın egemen bir sınıf olarak ortaya çıkmasıyla marjinalleşen ve sömürülen, yaralanan ve incinen diğer grupların çıkarlarıyla ilgilidir; üçüncü kümedeki haklar ise uluslararası kapitalizmce yaratılan gelişme, barış ve çevreye ilişkin sorunların/çelişkilerin üstesinden gelmek için gösterilen bir çaba sonucu ortaya çıkmıştır (Johan Galtung, Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, Metis Yayınları, İstanbul, 1999, sy. 123). Johan Galtung; Mavi Kuşak ismini verdiği ilk kuşak insan haklarının 18. yüzyılın ortasından 19. yüzyıl ortasına kadar bir yüzyıl süren bir mücadeleyle ile ortaya çıktığını; Kırmızı Kuşak olarak isimlendirdiği ikinci kuşak insan haklarının 20. yüzyılın ortasına kadar yine bir yüzyıllık bir mücadeleye kazanıldığını belirttikten sonra; 1960’larda gelişme hakkı, 1970’lerde çevre hakkı ve 1980’lerde de barış hakkını içeren üçüncü kuşak Yeşil Haklara ilişkin bilinçlenmenin ortaya çıktığını ileri sürmüştür (sy. 167). Bu yaklaşımın insan hakları mücadelesinin geçmişini inkâr eden bireysel haklar savunucularına yönelik önemli bir eleştiri olduğunu kabul etmek gerekir.

İnsan haklarında yaşanan tek sorun, hakların bireysel haklar çerçevesine sıkıştırılmak istenmesi konusunda yaşanmıyor. İnsan haklarını ezilen ve sömürülen kitlelerin hakları olarak değil, suçluların ve azınlıkların hakları olarak göstermeye çalışan sakat bir anlayış da insan hakları felsefesinde karşımıza çıkan tehlikeli gelişmelerden birisidir.  Elbette, suçluların ve azınlıkların da insan haklarından yararlanması söz konusudur. Ne var ki, insan hakları, yalnızca suçluların ve azınlıkların hakları değil, aynı zamanda çoğunluğu oluşturan bireylerin ve örgütlü topluluklar ile masum insanların da haklarıdır.

Unutmamız gerekir ki, insan hakları, kutsal kitaplarda yazılan metinlerle ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle, zaman içinde insan hakları düşüncesinde felsefi tartışmaların ve ideolojik yaklaşımların etkisiyle gelişmeler ve yenilenmeler olmak durumundadır. İnsan hakları arasında temel haklar ve diğer haklar biçiminde ayrımlar yapıp insan hakları hiyerarşisi oluşturmanın ardında yatan ideolojik bakış açısı, zaman içinde daha iyi anlaşılmaya başlamıştır.

Sonuç olarak, insan hakları, küresel emperyalist güçlerin ve egemen sınıfların sinsi savunucuları tarafından burjuva hakları düzeyine indirgenmeye çalışılmaktadır. Buna karşın, geniş kitlelerin, halkların ve bütün sınıfların insan haklarından eşit koşullarda ve adaletli biçimde yararlanmasını savunan yaklaşımların savunulması, dünyadaki küresel adaletsizliğin önlenmesi ve dünyanın daha yaşanılır bir noktaya getirilebilmesi için hepimizin insanlık ve vatandaşlık görevidir.

Yararlanılan Kaynaklar :.

Yasemin Özdek (2011), “Marksizm ve Haklar”, Kuramsal ve Tarihsel Boyutlarıyla Hak Mücadeleleri I, NotaBene Yayınları, Ankara.

Johan Galtung (1999), Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, Metis Yayınları. İstanbul.

Önceki ve Sonraki Yazılar