Doç. Dr. Birol ERTAN

Doç. Dr. Birol ERTAN

TÜRKİYE’DE “OLMAYAN” ÇEVRE BİLİNCİ

 

Yalnızca insan sağlığını değil, bütün canlıların yaşam olanaklarını ve aynı zamanda yaşam ortamları olan dünyayı tehdit eden küresel bir çevre kriziyle baş başayız. Küresel çevre krizinin önlenmesi konunda 1970’li yıllardan bu yana ulusal ve uluslar arası duyarlılıkta bir gelişme yaşanıyor. Peki, Türkiye’de yaşam kaynaklarımızı barındıran çevre konusunda bilinçlenme ne düzeyde?

 

Türkiye’de çevre bilinçlenmesinin gelişimi, özellikle çevre değerlerinin korunması amacıyla çıkarılan hukuksal düzenlemelerle sınırlı kalmış görünüyor. Çevreyi hukuksuz korumak elbette mümkün değil, ancak sadece hukuksal düzenlemeler ile çevrenin korunduğu bir ülke örneği de yok.

 

Çeşitli hukuksal belgelerde ortaya çıkan çevreye ilişkin düzenlemeler, zaman içinde gelişmiş, gelişmiş Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede çevreyle ilgili iç hukuktakihukuksal düzenlemelerin çerçeve nitelikli hukuksal bir Çevre Yasası’nda birleştirilmesi çabalarına dönüşmüştür. Bununla birlikte, birçok ülke Anayasasına da çevrenin korunması ve geliştirilmesine yönelik, hatta sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkını içeren, bu konuda devlet kurumlarına ve bireylere ödev ve sorumluluklar yükleyen çeşitli düzenlemeler eklenmiştir. Bunların bir örneği, Türkiye Anayasası'nın 56. maddesindeki görülmektedir. Anayasanın 56. maddesine göre, “çevre hakkı”na ilişkin düzenlemeye göre: “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek, devletin ve vatandaşların ödevidir...” Bu hüküm, elbette, çevreyi korumak açısından devlete ve vatandaşlara bir hukuksal ödev ya da sorumluluk yüklemektedir. Çevre konusundaki düzenlemelerin çerçeve bir yasada birleştirilmesi konusunda da Türkiye’de 1983 yılında bir adım atılmıştır. 1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Yasası, 2006 tarihli ve 5491 sayılı Yasa ile önemli değişikliğe uğramıştır. Yeni Yasa’nın amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır (26 Nisan 2006 tarihli 5491 sayılı Çevre Kanunu, madde 1). 1983 yılında ilk çıkarıldığından bu yana birçok kez değişikliğine uğrayan Çevre Yasası, ilk zamanlar ekonomik kalkınmanın vazgeçilmezliği ilkesini kabul etmişken, son değişiklikler ile sürdürülebilir çevre düşüncesi ve “sürdürülebilir kalkınma” anlayışı, kanunun önemli ilkelerinden birisi olmuştur.           

 

Türkiye’de çevre bilinçlenmesi, yalnızca hukuksal düzenlemelerle sınırlı kalmıştır. Bu bilinçlenmenin yansımaları sonucu, çevre korumaya dönük Çevre Yasası çıkarılmış, mili parklar, kültürel varlıklar ve İmar kanunlarında çevreyi koruyan diğer düzenlemeler getirilmiş, çevresel değerleri korumaya dönük birçok uluslararası sözleşme kabul edilmiş ve onaylanmış,  çevre koruma amacıyla Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği gibi çok sayıda tüzük ve yönetmelik çıkarılmıştır. Ne var ki, çevre bilinçlenmesinin uygulamaya yansıyan ciddi örneklerini görmek pek mümkün olmamıştır. Çevreyi ağaç dikmek ve çim ekmek olarak gören anlayış, çevre ve ekonomi başta olmak üzere her sektörde çevre korumaya dönük bir plan ve program üretememiştir.

 

 

Çevre bilinçlenmesi konusunda 1980’lerden başlayarak yargı aşamasında ciddi bir duyarlılık yaşandığını ise görmek gerekir. 1980’lerden başlayarak çevreyi koruyan yargı kararlarının verilmeye başlaması, birçok konuda çevresel değerlerin korunmasına yardımcı olmuştur. Bu kararlar arasında Güven Park kararı, Aliağa termik santralı ve Bergama Ovacık altın madeni kararları örnek olarak gösterilebilir. Yargı kararlarına rağmen Hükümetlerin çevre konusundaki duyarlılıkları ise devlet kurumlarında çevre bilinçlenmesi yaşanmadığını ortaya koyan örneklerle doludur. Gelişmiş ülkelerde Yönetimin Yeşillendirilmesi başlığı altında kamu yönetiminin çevreye duyarlılığının geliştiğine şahit olurken, ülkemizde çevre ve ekonomi dengesi kurmaya dönük bir yönetim anlayışı sergilenememiş, ekonomik kalkınma ve ekonomik çıkarlar karşısında çevre bilinci hep ikinci sınıf bir konuma indirgenmiştir.

 

Türkiye’de çevre koruma bilincinin gelişmesi, dünyadaki gelişme ile paralel bir gelişme göstermediği gibi, ülkenin her yerinde başta doğa kıyımları olmak üzere çevre tahribatı hızla artmaya devam ediyor. Dünyada özelikle 1970’li yıllarda çevre koruma bilincinde yavaş da olsa gelişmeler gözlenmeye başlamakla birlikte, 1980’li yıllarla birlikte bu konuda ciddi bir atılım yaşandığı, 1990’lı yıllardan sonra ise çevre bilinçlenmesinin altın çağını yaşandığı görülür. Ne var ki, dünyada yaşanan bu altın çağ, Türkiye’de çevre koruma bilincininbugün geldiği aşama göz önüne alındığında tatmin edici olmaktan çok uzaktır. Bunun nedeni, mevzuat konusunda ve söylem düzeyinde atılımların ötesine geçilememesi,uygulamada çevre bilincinin geliştirilememesidir. Böyle olunca da ülkemizde doğa kıyımı her geçen gün hızlanarak artmaya devam ediyor.

 

Gerek çevre bilincinin gelişmesi, gerekse de çevre korumaya dönük politikaların uygulanması sürecinde düşüncelerimize ve eylemlerimize yön veren, çevreye yönelik yaklaşımımızdır. Çevreye yönelik yaklaşımımız, çevre etiği yaklaşımlarıyla doğrudan ilişkilidir. Yalnızca düşüncelerimizi değil, aynı zamanda eylemlerimiz de etik yaklaşımlarımızın rehberliğinde ve yönlendirmesinde biçimlenmektedir. Ülkemizde çevre korumaya ilişkin bilinç, insan-merkezci (anthropocentric) olma aşamasını geçememiştir. Çevreyi ekonomik kalkınmanın bir kaynağı olarak gören ve çevre sorunları ortaya çıkmadan önleme konusunda adım atmayan insan-merkezci bakış, bugün birçok konuda geri dönülmez çevre tahribatlarının yaşanmasına neden olmuştur. Kirlenen denizler, çöplüğe dönüşen nehirler, halk sağlığını tehdit eden ciddi hava ve su kirlenmeleri, tarım topraklarının amaç dışı kullanımı, erozyon nedeniyle her yıl Kıbrıs büyüklüğündeki tarımsal toprak alanının kaybı gibi örnekler, çevre bilincimizde insan-merkezci yaklaşımlarımızın sonucu olmuştur.

 

Çağdaş çevre duyarlılığı ve bilincinin temelinde, insan ve çevre arasında bozulan ilişkileri düzenleme kaygısı bulunmaktadır. Türkiye’deki liberal ekonomi anlayışına dayalı olarakçevreyi bedava ve tüketilmesi gereken bir kaynak olarak gören kar maksimizasyonuna dayalı her şeye rağmen kalkınmacı anlayışı, yaşam ortamlarımızın tehdit altında olmasının başlıca nedenidir.

 

21. yüzyılda sınır tanımaksızın bütün dünyanın karşı karşıya kalacağı küresel çevre krizinin yıkıcı etkilerini önlemek için başta devletin çevreyi yönelik her şeye rağmen kalkınmacı yaklaşımını değiştirmek, bireylerin ve kurumların eylem, davranış ve her türlü etkinliklerini çevreye duyarlı olacak biçimde yönlendirmek gerekiyor. Bunu yapacak yetkili makamların ise çevreye karşı vatandaştan daha az duyarlı olduklarını görmek, gelecek için kaygılı olmamıza neden olmaktadır.

 

Çevreyi ya da doğal kaynakları ekonomik kalkınmanın sadece kaynağı olarak gören ve 1970 öncesinin kalkınmacı anlayışını yansıtan çevre politikalarının terk edilerek su, toprak ve hava gibi doğal kaynakların, ekonomin kaynağı ve daha çok da sınırı olduğu bilincine varmamız ve bu bilinci bütün sektörlerdeki politikalarımıza yansıtmalıyız. Çevre korumayı bütüncül olarak düşünmek, çevre kirliliğinin sınır tanımadığı ve küresel çevre sorunlarının bütün dünyayı, canlı yaşamını ve bütün ülkeler ile insanları aynı zamanda tehdit ettiğinin bilinci olmamızın zamanı gelmiş ve geçmektedir.

 

Sonuç olarak, Türkiye’de çevre koruma bilincinin dayanması gereken temel düşünce şu olmalıdır : a) Türkiye’de çevreyi kirleten ve ekolojik dengeyi bozan etkinliklerinbüyük kısmının denetimsiz endüstriyel faaliyetler ve özellikle enerji üretimi ve tüketimi sürecinden yaşandığını bilmek ; b) Yerel ve küresel çevre sorunlarına çözüm bulabilmek içinendüstriyel faaliyetlerde ve özellikle enerji üretimi ve tüketimi süreçlerinde klasik her şeye rağmen kalkınmacı anlayışı terk edip çevre bilincini öne çıkaran yeni politikalar ve planlama süreçlerinin zaman geçirmeksizin benimsenmesi ve yaşama geçirilmesi.

Önceki ve Sonraki Yazılar